| |
|
|
 |
Radyo iz
© |
|
| |
|
|
Russian
|
English
Ukrainian | Dutch
Greek
Ana
Sayfa
DUYURULARINIZ
|
 |
Radyo iz`e Hos Geldiniz...! |
 |
 |
Kubbede Kalan Hos Bir Seda: Zeki
Müren |
 |

Geride 300’ü aşkın şiir, 100’e yakın
beste, 500’ü aşkın plak, 18 film, bini aşkın desen ve kulaklarımızdan
silinmeyecek, hiçbir ölçüyle ölçülemeyen güzellikte bir nida bıraktı.
Kendi
Sözleriyle Zeki Müren
"Batmayan Güneş Belgeseli'nden"
Zeki Müren
son olarak hayatını kendi ağzından TRTde Kürşat Özkök'ün hazırladığı
"Batmayan Güneş Zeki Müren" belgeseli için anlatmıştı
Yalnız
Allah'tan korkarım, Allah'ın dediği olur. Bu büyük alemi yaratan ve de
yöneten yüce kudret, alnımıza bir yazı yazıyor diyorum ben doğarken.
Doğuyor, yaşıyoruz. Ama pembe… Ama gri… Ama siyah olaylarla geçiyor bir
ömür ve sonra da çaresi yok ölüyoruz. Evet. Ben bazen ölümü de özlüyorum.
"Ölüm
özlenir mi?" diyeceksiniz. O beni özlemeden ben yakınlık kurarım.Yeter ki
tanrı onun bile hayırlısını versin. Gecinden versin. Başkalarına
çektirmeden, gına getirmeden, başka kimseleri rahatsız etmeden… Ne demiş
atalarımız? "İki gün yatak, üçüncü gün toprak..." Toprak verimlidir. Yine
üzerimizde çimler bitecektir, yine onların da arasında kır çiçekleri
olacaktır. Onlar bahar rüzgarlarıyla sallanıp şarkılar söyleyecektir.
Yeniler yetişecektir. Sonbahar gelir, kış gelir ama pıtır pıtır o pembe
beyaz baharlar sardı mı bambaşkadır…
Binlerce,
onbinlerce, kanayana kadar alkışlayan ellerden sonra bir yatak odası ve
dört duvar, bir ayna, elbetteki yavaş yavaş başlayan bir bunalım. Uzun
yıllar sonra günde 34 ilaç ve iki insülin iğnesi ve bununla yaşayan
yapayalnız, evet hayret edeceksiniz ama yapayalnız bir Zeki Müren...
1931
yılının 6 Aralık Cuma sabahı ezanlar okunurken Bursa'da, Hisar semtinde
Ortapazar Caddesi'ndeki 30 numaralı, iki katlı ahşap evde doğdum. Babam
kereste tüccarı Kaya Müren, annem Hayriye Müren'dir. Başka kardeşim yok,
tekim.
İlkokul 1.
sınıfa başladığımda çelimsiz, zayıf, kırpma saçları böyle platine
kesilmiş, Tophane yokuşundan uçarcasına kendini bırakan bir çocuktum.
Çünkü hemen o yokuşun sonunda ilkokulumuz vardı.
İlkokulu,
Bursa Osmangazi İlkokulu'nda bitirdim. Tophane Okulu, sonra da Alkıncı
İlkokulu oldu. Efendim, okulumuz bir çıkmaz sokağın sonundaydı ama çıkmaz
sokağın başında Osmangazi Hazretleri'nin ve de Orhangazi Hazretleri'nin
türbeleri yanyana yeralmıştı. Arasından bir yolla Tophane bahçesine
girilirdi. Şu meşhur kuleli, uzun bir kule olan içinde, halka açık bir
bahçeydi o zaman da, şimdi de herhalde öyledir.
Bursa'da
sünnet olan her çocuğun fayton araba, böyle çiçeklerle süslenmiş atlı
fayton, o zaman landon da denirdi, landon arabayla ilk ziyaret ettiği
zat Emir Sultan Hazretleri'ydi. O süslü arabayla Emir Sultan'a gidilir,
dua edilir, eve dönüldükten sonra sünnet olayı gerçekleşirdi. Ben 11
yaşında sünnet oldum. Elbette ki o landon, yani faytonun büyüğü olan
atlı arabayla böyle başımdan teller, sağ omuzumdan aşağı doğru iniyordu
ve şapkamda da hakiki hem anneannemin hem teyzemin broşları ön kısmını
süslüyor, bu bir adettir, yani her çocuk öyle süslü bir şapka giyerdi.
Efendim şimdi asıl bir noktaya geleceğim.
Emir
Sultan Hazretleri'nin türbe ve camiini ziyaret ettikten sonra muhakkak
uhrevi bir hava ile eve dönülüp, insan sünnet acısını hissetmezdi. Buna
inanmanızı bilhassa istirham ediyorum. Emir Sultan Hazretleri dedim de
rahmetli babacığımın kabri de şimdi hemen onun yamacında. Allah gani gani
rahmet eylesin. Çok sevdiğim anneciğimden öğrendiğim Emir Sultan İlahisini
ilk olarak bu programda sizlere sunmak geldi içimden ve okuyorum efendim.
Ortaokulu
yine Bursa'da, Tahtakale'de 2. Ortaokul'da tamamladım. Sesimin güzelliğini
İlkokuldaki öğretmenlerim keşfetti ve okul müsamerelerinde bana başrolü
vermeye başladılar. İlk rolüm bir çoban rolüydü. Etrafımda kızlar
dönüyordu ve kepenek giymiş olarak aralarında şarkı söylüyordum.
Ortaokulu
bitirdikten sonra Bursa bana adeta dar gelmeye başladı. Büyük şehre taşmak
arzusuyla yanıyordum. Büyük şehir tabi ki İstanbul'du. Babama rica ettim
ve İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'ne yazıldım.
Boğaziçi
lisesini birincilikle bitirip, Kabataş lisesinde verdiğim olgunluk
imtihanlarını da pekiyi dereceyle kazandıktan sonraydı. O zaman sınavla
öğrenci kabul eden tek okul Güzel Sanatlar Akademisi'ne, şimdiki Mimar
Sinan Üniversitesi,
imtihanlarını kazanıp girdim. Ve Akademi günleri başladı. Ne tesadüftür ki
İstanbul Radyosu'nun açtığı ve çok büyük bir juri heyetinin huzurunda 186
kişiden bir tek benim kazandığım solist sınavına elbette ki başım dönerek
girdim, sendeleyerek çıktım. Sevincim sonsuzdu, juri üyesinin gözlerindeki
takdiri okuyordum, adeta başım dönüyordu ve bana seans verilecek günü
kalbim gümbürdeye gümbürdeye bekliyordum.
Stajyerliğe tabi tutulmadan 1951'in 1 Ocak gecesi 20:30'daki 45 dakikalık
en büyük program için, tanrım gani gani rahmet eylesin, çok büyük üstad
Refik Fersan Beyefendi ve muhterem eşi Fahire Fersan hanımefendinin
telefondaki o zarif, o nahif, o şefkat dolu sesi beni sevinçten çılgına
çevirmişti. Gel diyorlardı. Gel, iki saat sonra en büyük seansı sen
yapacaksın. İstediğin makamdaki bir dosyanı kap ve hemen koşa koşa gel.
Tanrım sanki bana kanat takmıştı. Uçuyordum, adeta yön tayin edemeden
uçuyordum.
Radyo
koridorları ve A stüdyosu. Kırmızı "prova" ve "susunuz" yazan 2 ışıklı
levha, ortada büyükçe bir mikrofon ve karşımda yalnızca 5 saz sanatçısı. 5
sanatçı ama ne 5 zat! Hakkı Derman Bey, Serif İçli Bey, Şükrü Tunar Bey,
Refik Fersan Bey, ve Necdet Gezen Bey. Küçük bir provadan sonra seansıma
başladım. Ayaklarım yerden epey yukarıda boşlukta sallanıyor, böyle başarı
kanatlarım beyaz bulutlara değiyordu sanki. Hicaz makamı ile başladım.
Okunması
kolay olmayan klasik parçalardan, en sonundaki "Yanık Anadolu Mayası"na
kadar rüyada gibi söyledim, söyledim, söyledim... Gözlerimi kapadığımda
gök kuşağından tüm renklerin nokta nokta uçuştuğunu sezinliyordum, fakat
tabi ki notaya bakmaya mecbur olduğum için yine siyah beyaz yazılara
dalıyordum. Bir asır kadar uzun veya bir saniye kadar kısa süren bu ilk
seansımdan sonra tebrik telefonları, mektuplar, merak edenlerin
sualleriyle dolu bir sürü istek, Bursa'dan rahmetli anneciğimle çok
yakında kaybettiğimiz ve çok üzüldüğümüz büyük sanatçımız Sayın Hamiyet
Yüceses Hanım telefonla adeta aynı anda, bir iki dakika arayla aradılar.
İkisi de ağlıyordu. Hem ağlıyorlar hem kutluyorlardı. Ne kadar mutluydum.
Biri Türkiye'nin en meşhur sanatçısı, diğeri beni doğuran ana. Ben onun
ninnileri ile Türk Müziği'ni tanımıştım.
Radyonun
kapısına insanlar ve arabalar dolmuştu. Canlı neşriyatta tabii o zaman
bant falan yok. Zaten ben İstanbul'a gittiğimde 12 sene canlı neşriyat
yaptım. Canlı neşriyatın heyecanı çok başkadır, güzelliği çok başkadır.
Mesuliyeti de tabi çok büyüktür. Kimdi bu çocuk diyorlardı. Gevrek, genç,
tenor bir ses. Acaba kadın mıydı, erkek miydi aralarında iddia gidenler
olmuş. Alın yazısında ne yazıyorsa o oluyor efendim. Anadolu'dan net
dinlenemeyen İstanbul Radyosu, o zaman Ankara Radyosu'nun tüm Anadolu'ya
hakim olduğu yıllar ve tesadüfe bakınız o hafta sanatçı Şükrü Pınar Bey'in
beni okuldan alıp, Yeşilköy'deki plak fabrikasına götürüp kendi eseri olan
"Muhabbet Kuşu" nu plak okutması beni tüm Anadolu'ya tanıttı. Çünkü yeni
biri çıkmış, İstanbul Radyosu Marmara bölgesi haricinde cızırtılı
dinleniyor diyelim. Ama "Muhabbet Kuşu" plağı öyle değil. Edirne'den
Ardahan'a her tarafta plak rekoru ve de beni ilk tanıtan şarkım "Muhabbet
Kuşu".
Bestekârlık,
şairlik, ressamlık, icracılık olur da, film çevirmeden bırakırlar mı
adamı? Hadi Zeki'cik dedim, ha gayret. Ben de zaten çocukluğumdan beri
hevesliyim, evimde yaptığım 5 yaşından itibaren çocuk müsamereleri, bu
filmlerin ve tiyatroların ilk provalarıydı. Efendim ilk filmim, Cahide
Sonku isimli ilahenin karşısında oynamak... Yani "Beklenen Şarkı"ydı.
Beyoğlu'nda Cahide Sonku'nun resimlerini tek tek, tekrar tekrar izlemek.
Sene 1953'te karşılıklı devrin en büyük filminde oynamak... En büyük
diyorum, megalomani saymamanızı rica ediyorum. Çünkü o devir için 8,5 ayda
biten ve de benim kendi dublajımı kendi yaptığım, bu da bir başarıydı
tebrik ettiler tabii dublaj yapanlar ve de halkımız, çok güzel sonuç
alındı, gişe rekorları kırıldı fakat Cahide Hanım neden bilmem çok güzel,
çok büyük, biraz hırçın, biraz da kaprisliydi. Filmin gişe rekorları
kırması ve de galalarda arabamızın havaya kaldırılması bu büyük fakat
hırçın sanatçı etrafını kırıyor bazen, ben hariç herkesi üzüyordu. Tabii
dolayısıyla ben de elbet üzülüyordum.
Ve bu film
yolu kader çizgimde parlak ve parlak olduğu kadar da virajlı ve engebeli
olan bir yoldu. İnsanüstü bir güçle hem akademi son sınıfı pekiyi
dereceyle bitirip hem de geceleri film çevirdiğim günlerde evimin
merdivenini daha o yaşta zor çıktığımı hatırlıyorum. Hepsi halk içindi.
Beni yaratan, beni yaşatan halk içindi. Hepsine helal olsun. Candan helal
olsun.
26
Mayıs 1955 yılında sahne konserlerim başladı. Sahnede giydiğim ilk beyaz
frag, ilk bordo simokin ve papyonuma işlettiğim küçük bir inci bir çok
söylentilere yol açtı. Fakat bu gün bir çok sanatçı bunu tatbik ettiğine
göre demek öncülüğünü yaptığım için memnun olmam gerekiyor. Bir de ben
talebeyken tatil günlerinde diğer sanatçıları dinlemeye birçok gazinoya
gitmiştim. Saz heyeti değişik kostümlerle sahneye çıkıyorlardı. Diyordum
ki içimden bir gün sahneye çıkarsam ki bundan emindim, çıkacaktım okulum
bitince, saz heyetine bir forma giydirmek, halk konserleri olduğu için bu
siyah simokin olamazdı tabii ki mavi ceket, gri pantolon ve lacivert
papyon olarak saz heyetine ilk aynı biçim ve renkte formayı ben giydirmiş
oldum. Önce itiraz edenler oldu mesela merhum büyük üstad Salahattin Pınar
Bey ben giymem dedi önce, rica ettim üstadım dedim siz çok şıksınız,
gerçekten çok şık giyinen bir insandı Pınar, ne olur dedim kırmayınız,
diğer sanatçılara örnek olunuz, peki dedi evladım ben de aynı elbiseyi
giyeceğim dedi kabul etti.
Sahnede
okuduğum ilk şarkı "Var mı hacet söyleyin ey Gülşen'im, ben kulunum sen
efendimsin benim" isimli Muhayyer Kürd-i şarkıdır. Bu arada sahneye bazı
yenilikler getirmeye çalıştım. Mesela halka daha yakın olmak için,
arkadaki masalara daha yakından hitap etmek için podyum denen, "T" denen
sahne çıkıntısını ben rica edip müessese sahibine yaptırdım. Dolayısıyla
el mikrofonu kullanmam gerekti çünkü kordonsuz bir mikrofonla arkalara
doğru uzanamazdım. Arkamda bir dekor olmasını istedim ve yaptılar. Sahneye
ilk ark ışıklarını vurdurtmak ilk bana nasip oldu nacizane. Ve
kostümlerimde büyük değişiklikler yaptım. Mesela simokinden, yakaları
işlenmiş bir kostüme geçtim. Bir sezon sonra Türk motifleriyle bezenmiş,
ki bunları nacizane kendim çiziyordum, başka bir simokin giydim. Ondan
sonra daha fazla renkli, işlemeli, modern desenli kostümler giymeye
başladım. Yine konserimin başında siyah bir simokin kullanıyordum. Sonraki
şarkılarda dört - beş kostüm değiştirmeye başladım. Ve bunlar pelerinlere
hatta mini şortlara kadar gitti.
Halkımız
hoş karşılamasaydı bunları giymezdim. Müstehdi bir bakış sezseydim zaten
hemen keserdim bu işi ve smokin giymeye devam ederdim.
"Altın
Plak" armağanını 1955'te Manolya isimli bestemle ilk alan nacizane
bendenizim efendim. Her yıl bir film çeviriyordum ve gazino konserlerim
devam ediyordu.
1957
yılında yedek subay olarak askerlik görevimi yaptım. İlk altı ay Ankara
Piyade Okulu'nda, ikinci altı ay İstanbul Harbiye Temsil Bürosu'nda,
üçüncü altı ay Çankırı'da teğmen olarak askerlik görevimi tamamladım.
Sonra tekrar sahnelere döndüm. Plakları okumaya devam ettim. Her yıl o
zaman on - onbeş plak okuyordum henüz longplayler yoktu. Radyo seanslarım
devam ediyordu ve canlı yayındı. Banta alınmıyordu.
1965
yılında akademide ve daha sonra yaptığım resimleri 3 şehirde sergiledim.
İstanbul'da Olgunlaştırma Enstitüsü'nde, Ankara'da Fransız Kültür
Derneği'nde, İzmir'de Yumru Galerisi'nde resimlerimi, desenlerimi
sergiledim halkımıza ve o yıl şiir kitabı çıkardım. Kitabımın ismi
"Bıldırcın Yağmuru". içinde 100'e yakın şiirim var nacizane efendim.
Okuduğum şarkıyı önce kendi kalbimin içinde hissediyor, sonra
elektronlarımla beni saygıyla dinleyen kadirşinas dinleyicilerime
sunuyordum.
Alkışlar…
Alkışlar… Sonra taklitler taklitler, kıskançlıklar, tahrikler. Sahne
arkasındaki giyinme odamda, masanın üstünde "Mitol" isimli burun damlam
var. Genizlerim tıkanınca sahneden evvel iki damla damlatıyorum ve öyle
çıkıyorum. O küçük şişenin içine kezzap doldurdular. Güya ben burnuma o
Mitol damlasından çekince ses tellerim "Kırık Plak" filmindeki, tabi o
senaryo icabı öyleydi, ses tellerim zedelenecek ve okuyamayacağım, ortalık
başkalarına kalacak. Ey güzel Allah'ım, ey! Bu ne zalimliktir, bu ne
vicdandır? Bu nasıl namustur, bu nasıl haysiyettir? Ben cevabını
bulamadım. Daha neler, daha neler...

Hala benim
dahi izah edip derinine malesef inemediğim bir yalnızlık duygusu var
şöhretin içinde. Belki de dışında, kabuğunda… Evet bir yalnızlık duygusu…
Yanında, yakında, gerçekte çileni paylaşacak çok candan kişileri göz
bebeklerinin en derinlerinden gizlice dışarı sızan bir çekememezlik ve bir
acılık, yani dostlukların yavaş yavaş eriyişi ve de, ne yazık esefle
söylüyorum, bitişi.
Doktorlar
sahneyi yasakladıktan sonra beş sene üst üste Bodrum Kalesi'nde epeyce
uzun süren konserler verdim. Bodrum için can bile verilir. Çok güzel geçti
konserler. Doğu'dan, Batı'dan, Kuzey'den, Güney'den pek çok sevenim kaleyi
doldurdular. Yani Aspendos yavrusu olarak düşünüyorum ben bu konserlerimi.
O Aspendos konserinin, hayatımın, sanat hayatımın tacıdır dediğim
konserimin, bir tatlı sadık yavrusu olarak görüyorum. Çünkü orası yirmi
yedi bin kişilikti. Muhteşem birşeydi. Burası da sevgi ve saygı bakımından
aynı ihtişamı yaşattı ve yaşadı.
İstanbul
Yeşilköy'deki İnternational Hospital'da 19 gün yatıp kontrolden
geçtiğimde, üç sene evvel oluyor bu olay, çok sevdiğim doktorlarım bana
ebedi bir arkadaş takdim ettiler. Bu dostun adı İnsülin idi. Meğer ben
şeker hastasıymışım. Onu bilemiyordum. Sabah ve akşam muntazam olarak,
7'de ve 19'da, 22 deziyem iğnemi karnımdan kendi kendime yapmayı öğrendim.
Ve şimdi çok rahat o işi kendim görüyorum çünkü sabahın 7'sinde iğneci
bulmak da çok güç, başkasını uyandırmak da imkansız. Efendim, pankreasım
nedense bana küsmüş, gereken maddeyi vücuda vermiyormuş yani adı tatlı
olup da perhizi pek kolay olmayan şeker hastası teşhisi konmuştu. Söz
dinlemek ve tavsiyelere uymaktan başka çarem yoktu. Allah'tan perhizime ve
ilaca alışkındım, sıkılmadan devam ettim ve etmekteyim.
 |
Yasayan Efsane: Neset Ertas |
 |
|
|
(25.01.2006) Kimdir Neşet Ertaş?
Bir zamanlar sadece ve sadece "Kırşehirli Mahalli Sanatçı" olarak
bilinen Neşet Ertaş'ı binlerce, hatta milyonlarca saz çalıp türkü
söyleyen diğerlerinden ayıran nedir? Onun sazınin
ve sesinin insanı büyüleyen sırrı nereden gelmektedir? Neredeyse
yarım asra varan bir süreden beri gerçek anlamda gönül telimizi
titreten bu esrarlı sesin, sazın ve
yorumun arka planında neler ve kimler vardır?...::Devami |
|

Radyoyu
Acilis Sayfaniz Yapin
|